yatağımda kitap okuyorum. hakan günday bu kez askerlik üzerine yazmış. beklediğim kadar sert. yine de, kardeşim asker olmasına rağmen, pek etkilendiğimi söyleyemem. belki anlatılanları yaşamadığını bildiğim için. bir haftadır ona mektup yazmayı düşünüyorum. anlatacak hiçbir şeyim yok.
gözlerim ağırlaşıyor. matkabın deleceği bir sonraki noktayı düşünüyorum. kendi kendime konuşmaya başlıyorum yine. her şeyi kendimle konuşarak sonuçlandırıyorum, başkasına söyleyecek tek bir kelimem kalmıyor. kimseye anlatacak bir şeyim yok.
kendimle konuşurken karşıma o'nu oturtuyorum. ne kadar üzgün olduğumdan bahsediyorum. ama sadece üzgün, kesinlikle mutsuz değil. gözlerinde kaygı gördüğümü, bunun içimi parçaladığını söylüyorum. "benim yüzümden mutsuz olmanı istemiyorum" diyor. beni mutsuz edemeyeceğini ama pek çok kişiden daha fazla üzebileceğini söylüyorum. örnekler veriyorum. bunları sadece ben duyuyorum.
kafamda kurduğum her cümleyle ağzımdan veya kalemimden çıkabilecek bir cümlem eksiliyor. uzaklaşıyorum, uyumsuzlaşıyorum. insanlar konuşa konuşa hayvanlaşıyor. bir adım daha geri gidiyorum. attığım her adım bir cümlemi daha alıyor benden. kardeşime yazacak bir şey bulamıyorum.
biri dünyadaki mutlu insanlarının hepsinin aptal olduğunu, hem zeki hem de mutlu olmanın mümkün olmadığını yazmış. gelen yorumlar "ignorance is bliss" ile başlıyor, "ben de aynı şeyi yazacaktım"larla devam ediyor. düzgün cümleler kuran bir iki akıllı adama yüklenmeye çalışıyorlar. neden biliyor musun? hayır, aptallıklarından değil. eminim aralarında kafası çok iyi çalışan insanlar da var. düşünmek yerine kolaya kaçtıkları için böyleler. sorunlar insanları mutsuz etmez. çok can sıkıcı, hatta bazen bezdirici olsalar da hayat (s.ke s.ke) devam eder ve her sorunun çözümü vardır. çözüm süreci sadece yaşamanın değil, kişisel mutluluk arayışının da başlangıcıdır. ve bu mutluluk dediğimiz şey "ne kadar ekmek, o kadar köfte" mantığıyla çalışır. bireysel mutluluk tanımını yapacaksın, gerektiği gibi kovalayacaksın ki ulaşasın. işte o zaman elde ettiğin şeyin geçici bir sevinçten farkını göreceksin. sıkılıp bir kenara atmak istemeyeceksin. hayatın o zaman yaşamaya değer olacak.
ey insanoğlu! ey söyleyecek bir şeyi olanlar! kaygınızı ve üzüntünüzü üzerime boca edebilir, ciğerimi parçalayabilirsiniz! ama mutsuz olduğunuzu söyleyecekseniz önce düşünün: bugün kendiniz için ne yaptınız?
18 Eylül 2009 Cuma
bir
kitabı açtım.
ilk sayfasında "heyecan en güzeli" yazıyordu. kurşun kalemle.
entel kelimesini oldum olası kavgada düşmanıma söylemem de kitap epey ilgimi çekti.
hoş (hoş?), ne kavgam ne düşmanım var. varsa da haberim yok.
kendimle barışık olmak istiyorum her daim. dün de şöyle bir diyalog geçiverdi birden içimden:
"deli misin" dedim, "deli miyim" dedi.
"soruya soruyla karşılık verme" dedim, "benim cevabım karşılıksız" dedi.
ben ona "ne" dedim, o bana "ne" dedi.
hehehe. neşelendim işte, kendi kendime.
daha kıymetlisi varsa parmak kaldırsın.
yardıma ihtiyacım olduğu anlaşılmış ki, terk etme kararındayken bir haber geldi. ünite destek birimi geliyormuş yanıma yakında. işte bu iyi hissettirdi. sevmediğim işleri o alsın üstümden, ben de bu durumun altından kalkayım.
hayırlısı, diyorum.
küçük kurşun askerimi göreceğim birkaç gün, büyük planları var 1 yıl sonraya dair. benim bildiğim planın dibi tutar. umarım onunki bulgur planı olmaz. zaten sade sever o. canım.
dünden beri bir kıpırdanma var içimde.
valla romantaktak! bomba bomba tak tak!
tşekkürler pergeller, teşekkürler matkaplar!
ilk sayfasında "heyecan en güzeli" yazıyordu. kurşun kalemle.
entel kelimesini oldum olası kavgada düşmanıma söylemem de kitap epey ilgimi çekti.
hoş (hoş?), ne kavgam ne düşmanım var. varsa da haberim yok.
kendimle barışık olmak istiyorum her daim. dün de şöyle bir diyalog geçiverdi birden içimden:
"deli misin" dedim, "deli miyim" dedi.
"soruya soruyla karşılık verme" dedim, "benim cevabım karşılıksız" dedi.
ben ona "ne" dedim, o bana "ne" dedi.
hehehe. neşelendim işte, kendi kendime.
daha kıymetlisi varsa parmak kaldırsın.
yardıma ihtiyacım olduğu anlaşılmış ki, terk etme kararındayken bir haber geldi. ünite destek birimi geliyormuş yanıma yakında. işte bu iyi hissettirdi. sevmediğim işleri o alsın üstümden, ben de bu durumun altından kalkayım.
hayırlısı, diyorum.
küçük kurşun askerimi göreceğim birkaç gün, büyük planları var 1 yıl sonraya dair. benim bildiğim planın dibi tutar. umarım onunki bulgur planı olmaz. zaten sade sever o. canım.
dünden beri bir kıpırdanma var içimde.
valla romantaktak! bomba bomba tak tak!
tşekkürler pergeller, teşekkürler matkaplar!
17 Eylül 2009 Perşembe
iki
bu telefona mesaj gönderilebildiğinden sadece turkcell'in haberi var sanıyordum. sesi duyunca içimden küfür ettim. gönderenin ismini görünce içimden şaşırdım. mesaj içeriğini görünce içimden sevindim. dışımdakiler olan bitenden habersizdi. çünkü hayatımla ilgili hiçbir şey iş arkadaşlarımı ilgilendirmezdi.
cevapladım. çalışmaya devam ettim. çünkü duygu durumumdaki dalgalanmalar çalışmamı etkilememeliydi. içimde bir şeyler "kolaydı sanki" dedi. dışım bunu umursamadı. kendimle ilgili hiçbir konuda açık vermek istemiyordum. güçlü görünmek için değil. açıklama yaparak nefes tüketmek istemediğim için.
işten çıktım. trafik sıkışıktı. metroya bindim. konserve kutusundan halliceydi. taksim'e geldim. karınca yuvası gibiydi. istanbul çoktan dolmuştu, taşıyordu ve bu kimsenin gerçekten umrunda değildi. kalabalıktan kaçmak için evden çıkmamaya çalışan, sık sık boğulduğunu hisseden benim bile.
her zamanki kucaklaşmamız eşliğinde buluştuk. her zamankinden farklı bir yere ama hemen her zamanki gibi bir terasa oturduk. her zamankinden içtik. her zamanki rahatlığımızla sustuk. her zamanki gibi kerpeten yardımıyla konuştuk. hiçbir şey söylememize gerek yoktu. ama yine de...
benim hiç çocukluk arkadaşım olmadı. bu kavrama en yakın olabilecek kişileri 15'imden önce tanımadım. o da bunlardan biri. "istanbul'a döndükten iki saat sonra delirdim" dediğimde hiç şaşırmadı. daha bir ay önce aynı cümleyi kendisi kurmuştu. birbirimize hiç benzemesek de bir sürü ortak yönümüz vardı. bu yüzden araya ne kadar zaman girerse girsin, sanki daha dün görüşmüş gibi oluyorduk.
anlattı sonra. dinledim. sorular sordum. bir ara, sorulardan ne kadar sıkıldığını söyledi. düşüncesiz hissettim. kafası bu kadar iyi çalışan, bu kadar üretken bir adamın küstürülmüş olmasına sinirlendim. ama mevcut hali beni şaşırtmadı. sorumluluk saydığı durumları hiçbir zaman ikinci plana atamamıştı. egosu acı çekiyordu. tanıştığımızdan beri böyleydi, 30 yaşına gelince de bir şeyler değişecek değildi. onun mızrakları yoktu. kalkanı da çok hasar görmüştü. uyku istiyordu. uyku kaçıştı. kaçış işe yaramazdı.
böyle durumlarda ne yapılması gerektiğini hiç bilmem ben. doğru düzgün cevap veremem, kimsenin hayatına müdahale etmeye cesaret edemem. salak gibi bakarım öyle. ara sıra gülümserim. iki çaresizlik bir olunca o kadar üzülürüm ki, gülmeye başlarım. ona da "deniz kenarında bir yere git, yalnız kal, dinlen" diyemedim. öncelikle, giderse oluşacak zincirleme reaksiyonu anlatmıştı ve bir yere kadar haklıydı. bir yerden sonrası benim için külliyen varsayımdı. sonralıkla, karşımda oturan kişi ben değildim. ne söylesem bana uygun olacak, başkasının işine yaramayacaktı. bunun yerine kitap verdim. alkolsüz ve sistemli anlatım. temiz iş.
kitabın ilk sayfasına heyecanla ilgili bir şey yazdım, sanırım "heyecan en güzeli". sevgi dedi, uyum dedi, aynı şekilde devam etmez dedi. küfürle karışık "bana ne lan?!" dedim ben de. gerçeklerin farkındayım ve onlara uymak istemiyorum. sevgilim ilk günkü tazeliğinde kalsın, beni her görüşünde kalp krizi geçirsin istiyorum. işim hiç sıkıcı olmasın, her gün kıçımdan yeni bir fikir çıksın istiyorum. zaten 2-3 tane olan arkadaşlarımla aram açılmasın, her görüşmemiz yeni kahkahalar yaratsın istiyorum. daha fazlasını da istiyorum. evet, çok şey istiyorum. bu kadar istekle sıradan bir hayattan ütopik mutluluklar çıkardım ya... helal olsun bana!
böyle düşünürken beklediğim heyecan geldi. içimizden bir şeyler "gidin kitap yazın ya" dedi. dışımız heyecanlandı, gözleri parladı. planlar hemen yapıldı, en kısa zamanda uygulandı.
pergeller ve matkaplar üretime başladı.
cevapladım. çalışmaya devam ettim. çünkü duygu durumumdaki dalgalanmalar çalışmamı etkilememeliydi. içimde bir şeyler "kolaydı sanki" dedi. dışım bunu umursamadı. kendimle ilgili hiçbir konuda açık vermek istemiyordum. güçlü görünmek için değil. açıklama yaparak nefes tüketmek istemediğim için.
işten çıktım. trafik sıkışıktı. metroya bindim. konserve kutusundan halliceydi. taksim'e geldim. karınca yuvası gibiydi. istanbul çoktan dolmuştu, taşıyordu ve bu kimsenin gerçekten umrunda değildi. kalabalıktan kaçmak için evden çıkmamaya çalışan, sık sık boğulduğunu hisseden benim bile.
her zamanki kucaklaşmamız eşliğinde buluştuk. her zamankinden farklı bir yere ama hemen her zamanki gibi bir terasa oturduk. her zamankinden içtik. her zamanki rahatlığımızla sustuk. her zamanki gibi kerpeten yardımıyla konuştuk. hiçbir şey söylememize gerek yoktu. ama yine de...
benim hiç çocukluk arkadaşım olmadı. bu kavrama en yakın olabilecek kişileri 15'imden önce tanımadım. o da bunlardan biri. "istanbul'a döndükten iki saat sonra delirdim" dediğimde hiç şaşırmadı. daha bir ay önce aynı cümleyi kendisi kurmuştu. birbirimize hiç benzemesek de bir sürü ortak yönümüz vardı. bu yüzden araya ne kadar zaman girerse girsin, sanki daha dün görüşmüş gibi oluyorduk.
anlattı sonra. dinledim. sorular sordum. bir ara, sorulardan ne kadar sıkıldığını söyledi. düşüncesiz hissettim. kafası bu kadar iyi çalışan, bu kadar üretken bir adamın küstürülmüş olmasına sinirlendim. ama mevcut hali beni şaşırtmadı. sorumluluk saydığı durumları hiçbir zaman ikinci plana atamamıştı. egosu acı çekiyordu. tanıştığımızdan beri böyleydi, 30 yaşına gelince de bir şeyler değişecek değildi. onun mızrakları yoktu. kalkanı da çok hasar görmüştü. uyku istiyordu. uyku kaçıştı. kaçış işe yaramazdı.
böyle durumlarda ne yapılması gerektiğini hiç bilmem ben. doğru düzgün cevap veremem, kimsenin hayatına müdahale etmeye cesaret edemem. salak gibi bakarım öyle. ara sıra gülümserim. iki çaresizlik bir olunca o kadar üzülürüm ki, gülmeye başlarım. ona da "deniz kenarında bir yere git, yalnız kal, dinlen" diyemedim. öncelikle, giderse oluşacak zincirleme reaksiyonu anlatmıştı ve bir yere kadar haklıydı. bir yerden sonrası benim için külliyen varsayımdı. sonralıkla, karşımda oturan kişi ben değildim. ne söylesem bana uygun olacak, başkasının işine yaramayacaktı. bunun yerine kitap verdim. alkolsüz ve sistemli anlatım. temiz iş.
kitabın ilk sayfasına heyecanla ilgili bir şey yazdım, sanırım "heyecan en güzeli". sevgi dedi, uyum dedi, aynı şekilde devam etmez dedi. küfürle karışık "bana ne lan?!" dedim ben de. gerçeklerin farkındayım ve onlara uymak istemiyorum. sevgilim ilk günkü tazeliğinde kalsın, beni her görüşünde kalp krizi geçirsin istiyorum. işim hiç sıkıcı olmasın, her gün kıçımdan yeni bir fikir çıksın istiyorum. zaten 2-3 tane olan arkadaşlarımla aram açılmasın, her görüşmemiz yeni kahkahalar yaratsın istiyorum. daha fazlasını da istiyorum. evet, çok şey istiyorum. bu kadar istekle sıradan bir hayattan ütopik mutluluklar çıkardım ya... helal olsun bana!
böyle düşünürken beklediğim heyecan geldi. içimizden bir şeyler "gidin kitap yazın ya" dedi. dışımız heyecanlandı, gözleri parladı. planlar hemen yapıldı, en kısa zamanda uygulandı.
pergeller ve matkaplar üretime başladı.
bir
beynimde zebaniler doğuruyordu sanki.
bol biranın beynimdeki yangını söndürdüğü gerçekti ama sonra bu bana yol, su, elektrik olarak geri dönüyordu. öyle ki gayet klişe bir üçlüyü bile umursamadan böyle kullanabiliyordum işte.
işten kaçıp yanına gittim. artık pek sık görüşemiyorduk ve onunla konuşmaya ihtiyacım vardı.
teras bir yere gittik, büyük bira 4 liraydı. ucuza yangın söndürücü, ne güzel. biraz sustuk, istanbul'da gün batımı ne acayipti. böyle bozcaada'daki, gökova'daki, ne bileyim alaçatı'daki gibi değildi. ne huzuru, ne neşesi, ne havası vardı. neyse ki konumuz bu değildi.
konumuzun ne olduğu kimin umrundaydı ki.
geçen sene askerden geldiğimde hayat bayram olacak sanmıştım, iş bu büyük bir sıçıştı. uzun uzun konuşmaya gerek yoktu. kredi kartı borçlarını, davarlamasına duvarlaşmayı, artık bibok yazamamamı, ruhumu boğazlayan gizli canavarları, efexor xr'ı, tüm bunları 'beyle beyle' konuşmaya gerek yoktu.
neye gerek vardı ki?
neye gerek varsa, sıkıntı vardı işte.
aklınıza gelebilecek ve hiçbir zaman gelmeyecek her şeyin ana kaynağı.
sıkıntı.
ben 3 tane 50'lik bira içtim, limonlu.
o da 2 tane dark içti. tarz meselesi.
üreten bir adam olup da bu duruma düşmeme üzüldüğünü söyledi.
1 hafta aralıksız uyuma planım ve uzaklara kaçma isteğim işe yaramazmış.
öyle diyorsa bir bildiği vardır, benim yok nasıl olsa.
dedim ya, malabadi köprüsü gibiyim son zamanlarda.
demedim mi lan yoksa? neyse, bazen karıştırıyorum.
alkol kana karıştıkça gelen neşeyle saçmalamaya başladık. en güzel yaptığımız şey buydu zaten.
da vinci şifresi zart zurt derken "pergeller ve matkaplar" diye bir şey çıkıverdi!
nasıl da şenlendik, gözlerimizde yıldızlar parladı.
karar verdik ve sustuk. hesabı ödeyip kalktık.
daha doğrusu, o ödedi.
ve işte bugün, kelimeler dökülmeye başladı..
bol biranın beynimdeki yangını söndürdüğü gerçekti ama sonra bu bana yol, su, elektrik olarak geri dönüyordu. öyle ki gayet klişe bir üçlüyü bile umursamadan böyle kullanabiliyordum işte.
işten kaçıp yanına gittim. artık pek sık görüşemiyorduk ve onunla konuşmaya ihtiyacım vardı.
teras bir yere gittik, büyük bira 4 liraydı. ucuza yangın söndürücü, ne güzel. biraz sustuk, istanbul'da gün batımı ne acayipti. böyle bozcaada'daki, gökova'daki, ne bileyim alaçatı'daki gibi değildi. ne huzuru, ne neşesi, ne havası vardı. neyse ki konumuz bu değildi.
konumuzun ne olduğu kimin umrundaydı ki.
geçen sene askerden geldiğimde hayat bayram olacak sanmıştım, iş bu büyük bir sıçıştı. uzun uzun konuşmaya gerek yoktu. kredi kartı borçlarını, davarlamasına duvarlaşmayı, artık bibok yazamamamı, ruhumu boğazlayan gizli canavarları, efexor xr'ı, tüm bunları 'beyle beyle' konuşmaya gerek yoktu.
neye gerek vardı ki?
neye gerek varsa, sıkıntı vardı işte.
aklınıza gelebilecek ve hiçbir zaman gelmeyecek her şeyin ana kaynağı.
sıkıntı.
ben 3 tane 50'lik bira içtim, limonlu.
o da 2 tane dark içti. tarz meselesi.
üreten bir adam olup da bu duruma düşmeme üzüldüğünü söyledi.
1 hafta aralıksız uyuma planım ve uzaklara kaçma isteğim işe yaramazmış.
öyle diyorsa bir bildiği vardır, benim yok nasıl olsa.
dedim ya, malabadi köprüsü gibiyim son zamanlarda.
demedim mi lan yoksa? neyse, bazen karıştırıyorum.
alkol kana karıştıkça gelen neşeyle saçmalamaya başladık. en güzel yaptığımız şey buydu zaten.
da vinci şifresi zart zurt derken "pergeller ve matkaplar" diye bir şey çıkıverdi!
nasıl da şenlendik, gözlerimizde yıldızlar parladı.
karar verdik ve sustuk. hesabı ödeyip kalktık.
daha doğrusu, o ödedi.
ve işte bugün, kelimeler dökülmeye başladı..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)